Evlilik hakkında o kadar çok konuşulmasına rağmen insanların hala neden evlendiklerine dair somut ve ikna edici fikirlerinin olmaması oldukça ilginç. Bu konuda yapılan sohbetlerde sıkça düzen kurmak, yuva sahibi olmak, ya ne yapacaktın gibi temel ve üzerinde düşünülmemiş bazı cevaplar verilse de, çoğu kimse bunların aslında tam olarak ne anlam ifade ettiğini bilmiyor. Yani düzen kurmak nedir? Yuva sahibi olmak ile aslında kastedilen nedir? Nasıl tanımlarsınız bunları? Biraz belirsiz değil mi? Peki uzatmadan başlayalım neden evleniyoruz?
Öncelikle her ciddi mesele gibi bunun için de atalarımızın yaşantılarına geri dönmek, onların yaşamlarına dair ipuçlarını gözlemlemek gerekiyor. O halde hadi milattan önceye geri gidelim ve evrimsel süreçlerimizi gözden geçirelim.
Ortak atalarımızın da dahil olduğu pek çok primat grubunun modern evlilik anlamında olmasa da evliliğin atası olabilecek tek eşlilik kavramıyla, tahmin edilenden çok daha önce tanışmış olduğunu görüyoruz. Ancak tek eşlilikteki asıl büyük eşik, Homo erectus türünün doğan bebeklerinin bakımı ile gelen o ürkütücü yük ile aşıldı. Esasında günümüz için bile geçerli olan bu sorunun dedelerimizden miras kaldığını görmek herhalde biraz şaşırtıcı olmalı. Burayı biraz açalım ve bilimsel bazı verilerle destekleyelim.
Beyni diğer türlere göre daha gelişmiş olan ortak ataların evrimsel süreçte yukarı doğru ivmelenen bu beyin gelişimi beraberinde daha uzun bakıma muhtaç yavruların dünyaya gelmesine neden oldu. Hem daha çok enerji tüketmesi gereken hem de daha uzun bakıma muhtaç kalan bu türün bakımının sadece anne tarafından verilemeyecek olması bu konuda destek olacak bir partnerin olması gerekliliğini doğurdu. Böylece dişiler yavruların hayatta kalması adına (hem başka erkeklerce yavruların öldürülmemesi, hem de besin ihtiyacı için) çiftleşme hakkını tek bir partnere verdi. Erkek için çiftleşmek hayati önem taşıdığı için üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdi ve ilk ilkel aileler böyle ortaya çıkmaya başladı. Ancak daha öncede belirttiğim gibi beynin giderek gelişmesi, bir yavrunun büyümesini oldukça pahalı hale getirdi. Bir bebeğin yetişkinliğe adım atması için gereken yaklaşık 13 milyon kalorinin sadece bir çift tarafından sağlanmasının o günün koşullarına oldukça güç olması, akrabalara olan ihtiyacı ortaya çıkardı ve bu durum ilk geniş ailelerin oluşmasına vesile oldu. Günümüz insanına gelene kadar olan bu ihtiyacın nasıl böyle sürekli arttığını göstermek adına şu örneği de vermek isterim. Homo erectus beyni, kendinden önceki insansı türün beyninden büyük olduğu için gelişim gösterebilmesi için %40 daha fazla enerjiye ihtiyaç duymaktaydı. Bunun ailesine getireceği yükün ancak başka akrabalarının yardımıyla kaldırılabilecek olması bugünkü sürü, kabile, sülale gibi kavramların oluşmasına neden oldu.
Peki çocuğun kendisini besleyecek ve koruyacak bir sürüye ihtiyacı varda bir sürünün kendisini genç ve diri tutacak, diğer dış güçlerden koruyacak, savaşlarda ölenlerin yerini dolduracak yeni bireylere ihtiyacı yok mu? Elbette var ve hatta bu simbiyotik ilişiki bundan sonraki süreçte belkide en belirleyici faktör oluyor hayatımızda. Zira hala geçerliliğini koruyan kalabalık olmanın gücünün keşfedilmesi bundan sonraki süreçte bizleri daha tehlikeli bir tür haline getiriyor.
İktidar için mücadele etmeyi hayat felsefesi haline getiren bizim gibi bir türün, kalabalıklaşarak güçlendiğini anladığında, bu gücü muhafaza etmek adına otoritesini kullanması oldukça ilginç bir gelişme. Yaklaşık günümüzden 4.000 yıl önce Hammurabi kanunları kadınlar ve çocuklarının haklarını devlet güvencesine alınarak ilk medeni kanunun atası olma özelliği taşıyorlar. Neden böyle bir kanun çıkarıldığını elbette çok yönlü ele almak gerekir ancak bizim yazımıza konu olacağı üzere bu yasanın amaçlarından biri çocuklu kadınları ve doğal olarak neslin devamı olan çocukları koruma altına almaktır. Bu durum bize gösteriyor ki üreme içgüdümüz, iktidarlar tarafından, iktidarın korunmasını sağlamak adına bir makineye dönüştürülerek gereken işgücünü sağlamak maksadıyla kullanılmıştır.
Elbette bir süre sonra evlilik dışı ilişkilerin engellenerek üreme hakkının da aile çatısı altında birleştirilmesi zorunluluğu ve üreme gibi ciddi ve baskı oluşturan bir içgüdünün kontrol altına alınarak, otoritenin gücünün korku ile arttırıldığı bir dönem başlıyor. Şöyle düşünelim öyle bir otorite ortaya çıkıyor ki gücünün göstergesi olarak sevişmene engel olabiliyor, bu durumu tekeline alarak en büyük içgüdünü sana karşı kullanıyor. Dini otorite yahut devlet tarafından onaylanmamış evlilik dışı ilişkiler ciddi cezalar vererek olayın taraflarını ölüme varan cezalarla cezalandırıyor. Böylece hem sağlıklı nesiller yetişiyor hem otorite gücünü artırmaya devam ediyor.
Sanırım bazı toplumsal davranış kalıplarımızın ilkel hali hakkında biraz fikir vermeyi başarabilmişimdir. Yine de kısaca özetlemek gerekirse evliliğin temelinde kısmen tek eşliliğe geçiş, kaynakların etkin kullanılması, dış güçlere karşı savunma, çocuk bakımının zorluğu gibi faktörler rol oynuyor. Bu faktörlerin içgüdüsel olarak ürememiz nedeniyle oluşmasının yanı sıra gelişen zekamızla birlikte başka bir boyutu daha ortaya çıkıyor: İşgücünün düzenli olarak artması ve etkin kullanımı. Yazının bu kısmında evliliğin tarihsel gelişiminden çıkarak modern evliliklere uzanacağız.
Şimdi başta sorduğumuz soruyu tekrar soralım neden evleniyoruz?
Öncelikle toplumun sürekliliği için evlilik ve onun beraberinde getirdiklerine DEVLET’ler muhtaç durumda. Günümüzde özellikle az gelişmiş toplumlarda evlilik hala ciddi bir “müessese” olmasının nedeni tam olarak kalabalık olma ihtiyacı. Bunun o kadar çok sebebi var ki: Öncelikle her doğan çocuk bir tüketici, işgücü, asker, sosyal güvenlik karadeliğini besleyecek bir kaynak. Toplumlar büyüdükçe ayakta kalmak için daha çok insana gereksinim duyması, kredi kartından para çekerek kredi kartı asgari ödemesini yapan birini anımsatıyor bana.
Düşünün, toprak işleyecek insana, işlenen mal satılacak birilerine ihtiyaç duyuyor. Bunun aynısı sanayici için de geçerli. Birileri almadıkça mal üretmenin ne anlamı var? Sosyal güvenlik açığı öylesine büyük bir problemki bunu giderebilmenin yegane yolu sisteme yerdir bireylerin girmesi. Amaç ekonomik sistemin hayatta kalması, iktidarın gücünü arttırması olunca mesele ciddileşiyor ve hassaslık kazanıyor. Bu nedenle davranışlarımız, evlenmek ve çocuk sahibi olmak üzere yeniden tasarlanıyor. Sosyal mühendisler modern insanı dönüştürüyor. Bunun yakın zamanda bir örneğini baby boomers kuşağı ile gördük.. 2. Dünya savaşı sonrası azalan nüfusun arttırılması için yürütülen projeden bahsediyorum. İnsana ihtiyaç duyuldukça insanları üremeye teşvik eden kampanyalardan. Bunlar öylesine başarılı olduki nüfus artışı istenilen seviyelere geldiğinde kampanyalar bu sefer çocuk sayısını belirli seviyelerde tutmaya odaklandı. Ve elbette bizim yatak odamızdan çıkmayan ve sürekli 3 çocuk isteyen siyasileri de bu paragraf altında değerlendirsek devletlerin evlilik meselesini nasıl ele aldığını açıklığa kavuşturmuş oluruz.
Peki modern insan nedir? Modern insan içgüdülerini kontrol edebilen insandır. Ancak bu hususta içgüdüsünü kontrol eden insanın topluma faydası olmuyor bu sebeple davranışlarımız yeniden tasarlanıyor ve sosyolojik altyapı bizi, sisteme uygun hale getiriyor. Bu konuda yapılan çalışmalar o kadar yoğun ve başarılı ki bize dayatılan bazı kalıpları o denli içselleştirdik ki bunun dışında bir olasılık sizi toplumdan dışlanmaya itecek kadar uç boyutlara ulaşabiliyor. Nedir peki bu dayatmalar? “Yaşın geldi artık evlenmelisin”, “Evde kaldın”, “Yalnızlık Allah’a mahsus”, “Bir yuvan olmalı”, “Yalnız ölmekten/kalmaktan korkmuyor musun?”, “Kimse almıyor bunu, kim başına bela etsin ki?”, “Sırf çocuk için bile evlenilir?” bunlardan herhalde bir sayfa dolusu daha çıkaracak toplumsal iticiler var. Elbette burada en yoğun propaganda din, televizyon ve sinema ile hayatımıza giriyor. Bize “doğru olan” kültürümüz fark etmeksizin dayatılıyor. Yaşadığımız coğrafyanın niteliksel gereksinimleri, kültürel farklılıklarımız giderek yapılan bu propaganda altında eziliyor ve herkes evlenmeyi nihai hedef olarak algılamaya başlıyor. Evlenmeden yapılan çocuklar piç, evlenmeden yapılan seks zina ilan ediliyor. Bir erkek uzun süre bir kadınla birlikte ve evlilik henüz yapılmamışsa, erkek kadını oyalıyor. Eğer bir ilişki sonu evliliğe gitmiyorsa ciddiyetsizlikle itham ediliyor. Tüm bu iticilere rağmen asıl hedef evlenmek değil, çocuk yapmak ve onu sağlıklı şekilde büyütmek. Çünkü o çocuklar sistemin devamlılığını sağlamak için çok ama çok önemli bir yere sahip. Çoğu kimse tam olarak neden anne/baba olmak zorunda olduğunu bilmeden bu sistemin içine giriyor. Şöyle düşünün, kapitalizm sizi nasıl ezebilir başka? O patronun canına okumak geliyor içinizden, yaptığınız bu sıkıcı ve sizin kişiliğinizle uzaktan yakından alakası olmayan işinizden kaçıp kurtulmak; seyahat etmek, okumak yazmak istiyorsunuz ancak geriye dönüp baktığınızda şunu görüyorsunuz: Evde çocuk, sizin onu geleceğe hazırlamanız için bekliyor. Ayrıca evin kredisi ve evlenirken edindiğiniz onca borç sizi bekliyor. Şimdi rest çekip, işten ayrılıp, fuck the system deseniz bu saydığım ve size bağımlı faktörler ne olacak? Yapamazsınız! Sonuçta dönüp sistem size neyi uygun gördüyse o şekilde çalışmaya devam edeceksiniz ve bir süre sonrada ağzınızdan şu sözler dökülecek “Ben ne yapıyorsam çocuklarım için yapıyorum.” İnanın bu sözü o kadar çok ebeveynin ağzından duydum ki. Hatta en son Interstaller filminin bir repliğinde kahramanın ölen karısı, doğmuş olan çocuğunu eline aldığında şöyle demişti: “bundan sonra x, çocuklarımıza anı olmak için yaşıyoruz” Düşünebiliyor musunuz? Sadece çocuklarını büyütmek için yaşayan ve gezenin en zeki canlıları olduğunu iddia eden bir türüz.
Peki bu şehir insanı için geçerli, oysa üzerinde din baskısı olmayan kabilelerde de evlilik görünüyor bunu nasıl açıklayabiliriz? Elbette ki modern insanın sahip olduğu bazı avantajlara sahip olmadıkları için evlilik türü ilişkiler kuruyorlar. Kültürün getirdiği ezberi çıkarsak altında yatan gerekçe, çocukların bakımının çok çok ciddi bir uğraş olması, çiftleşme hakkı, çocukların hayatını korumak ve kaynakların etkin kullanılması. Ancak kültürel etkiler devreye girerek hangi ebatta olursa olsun ortada korunması gereken bir otorite, grup menfaati çıktığında, az önce saydığım ihtiyaçlardan ziyade bunların ağırlık kazandığını görüyoruz. Çok gelişmiş toplumlarda evlilik kurumuna duyulan ihtiyacın azalmasında da benzer faktörlerin ortan kalkmasını görebiliriz. Çünkü ortaklık gerektirecek kadar büyük güçlüklerin olmaması, toplumsal olarak kendimizi bir grubun üyesi yapabilmek, evlilik gibi kurumlara duyulan ihtiyacı azaltıyor. Hatta yapılmış evliliklerin sonunu getiren de tam olarak bu durum, yani evlenmek ihtiyaç olmaktan çıkıyor. Çünkü modern insan kendi başına da hayatta kalmayı başarabiliyor modern toplumda. Yani bir değişim yaklaşıyor insanlık için, bunu gelişmiş milletlerde görebiliyoruz…
Peki evliliğin hiç mi güzel tarafı yok? Bildiğiniz üzere çoğu kimse toplum tarafından kabul görmek, onaylanmak ister. Onaylanmak bizim için hayati derecede önemli bir husus çünkü biz sosyal primatlarız. Sosyal olduğumuz için, grup içinde kabul edilmek bizi çok ciddi bir yükten kurtarıyor. Peki bunun evlilikle bağlantısı nedir? Evlendiğimizde eşinizin sizi eş olarak kabul etmesi, toplumun tamamı sizi yadsısa dahi en azından bir kişinin sizi kabul etmesi anlamına geliyor ki bu oldukça önem arz ediyor. Akrabaları da dahil edersek bu grup giderek artıyor. Akrabalarımıza dair o garip çekimin nereden geldiğine dair bunun da bir fikir olduğuna inanıyorum. Onlar bizim grubumuzun, hiçbir ortak yönümüz olmasa dahi bizim tarafımızda olacak öngörüsü taşıdığımız akrabalarımız. Çoğu kez bir işe yaramadıkları ve faydadan ötürü zarar vermeleri ise bu ilişkinin aslında ne kadar dayatma ve zorlama olduğunun ayrı bir göstergesi.
Ya çocuklar?
Belki de en önemli mesele çocuk meselesi. Neden çocuk yapıyoruz? Çocuk sahibi olmak yani üremek yeryüzündeki canlıların farklı farklı yöntemler kullanarak yaptığı temel eylemlerden biri. Yani tüm canlılar için ortak özellik diyebiliriz. Peki bu denli önemli bir ortak özellik olmasının nedeni nedir? Devamlılık. Tabiat, devamlılık ve denge esası üzerine kurulmuştur. Bunun gerçekleşmesi için ise içgüdü adını verdiğimiz ancak beynimizde süregelen bir takım yazılı kodlar oluşmuştur. Bunların evrimsel olduğunu nasıl anlarız peki? Çünkü seks öğretilen bir olgu değildir. Her canlı bunu bilerek doğar. İyi de neden çocuk yapıyoruz. Hani modern insan içgülerine karşı durabilen insandı. O halde üreme içgüdümüzü de bastırabilmemiz lazım. İşin aslı bunu bastırabiliyoruz. Bunun çeşitli inanışlarda karşılığı var. Yemin etmiş rahipler vs. Aslında tabiat üremeyi sonuç için bize dayatırken bunun için çeşitli hormonlarla bizi cezbetmeye çalışırken bizler üremeyi süreç olarak çok keyifli buluyoruz hatta yoksunluğunu gidermek için güçlü bir arzu duyuyoruz. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki sevişirken beynimizde olanlar bizim sevişmeye meyilli olmamızın, bağımlı olmamızın hatta bazen agresif olmamızın nedenlerini açıklıyor. Yani çocuk yapmak, tabiatın sürekliliğini sağlamak üzere bize verilmiş bir rüşvet.
Elbette meselenin özünü açıklamak için işin tarihsel boyutuna da bakmak lazım. Öncelikle mülk edinme kavramının ortaya çıkmasıyla, miras kavramı da insanların hayatına girdi. Genç ve diri olduğu dönemde mülk edinmiş biri, yaşı ilerlediğinde kendinden olan çocukları hem mallarını koruyacak, hem de mallarını o çocuklara bırakarak korunmasını sağlayacaktı. Elbette bu durum malı olanlar için geçerli. Malı olmayanlar içinse daha fazla işgücü, dış faktörlere karşı savunma anlamına geliyor. Tabi bunu kasıtlı olarak yapanları hedef alarak söylüyorum. Doğum kontrolden haberi olmayan biri için bu durum basit bir sebep sonuç ilişkisi. Modern insana kadar bu konuda ciddi bir farkındalık olmaksızın türümüz üremeye devam etti. Ancak yine modern insanda üremek devam ettirilmesi gereken bir eylem olarak kalmaya devam etmesi gerekiyordu. Az ya da çok çocuk, otoritenin, sistemin ihtiyacına göre. Bu nedenle evlilik sürecine paralel bir sosyal mühendislik ürünü olarak çocuk sahibi olmayı dayatmaya devam ettiler. Çocuk sahibi olmak, yaşanacak en kutsal deneyim, bir ilişkinin zirvesi, mutlu bir ailenin olmazsa olmazı, toplumun seni tam olarak kabul etmesinin son seremonisi oluyor. Her şeyi belirli bir bilinç haliyle yaptığını varsaydığımız insanlara neden çocuk yaptığını söylediğimizde bile aldığımız yanıt, yapmadan anlayamayacağımız, onların bir gülümsemesinin dünyaya bedel olduğu, evde çocukla geçirilen zamanların nasıl eşsiz olduğuna dair oldukça kişisel deneyimlerden ibaret. İyi ancak şöyle bir sorun var. Yapılan çocuk, evcil hayvan değil, sürekli bakıma ihtiyacı olan ve sevimliliği büyüdüğü zaman öyle betimlendiği gibi kalmayan, hatta bir süre sonra bebekliğinde çektiğiniz eziyetleri mumla aratacak sorunlara gebe olan, bir süre sonrada “yuvadan uçan” bir bireydir çocuk. Muhabbet kuşu değil ki. Hatta onlar bile sahiplenildiğinde sonuna kadar sorumluluğunuz olan canlılar.Yani çocuklar bir süre sonra ne sizin eve geldiğinizde oynadığınız bir stres topu, ne bir gülüşü ile stresinizi üzerinizden alan biri olacak. Şimdi gözünüzün önüne biyolojik bağınızın bulunduğu bir çocuğu getirin. Onu dünyaya getirmiş olmalarının ne denli müthiş ve vazgeçilemez bir eylem olduğunu düşünüyor olabilirsiniz. Ancak şunu unutmamak gerekir henüz yapılmamış potansiyel çocuklarınız için de bu geçerli. Yani hiç çocuk yapmamakla yapabilecekken ikinci çocuğu yapmamak arasında pek fark yok. O betimlenen muhteşemliği tekrar edebilecekken sizi bunu yapmaktan alıkoyan korkunç fedakarlık yıllarına dalmak pek o kadar kolay değil sanırım. Yani çocuk istemeyenle, 2. Çocuğu istemeyen arasında fikir olarak bir bağlantı olduğunu ifade etmeye çalışıyorum. Elbette ekonomik olarak belli bir gelir grubunun üzerindeki kimseleri kastediyorum burada.
Peki insan çocukta ne arar? Ölümsüzlük mü? Mirasını yiyecek kendinden bir parça mı? Yaşlılığı için bir garanti mi? Tarlada çalışacak taze iş gücü mü? Rakip kabile/devlet saldırıları için bir savunma birimi mi? Sevgisini verebileceği bir canlı mı? Hayatını adayacağı kendinden daha önemli bir kişiye olan ihtiyaç mı? Toplum tarafından tarif edilmiş ideal tabloyu tamamlamak için mi?
Tekrar soruyorum, bir kişi neden çocuk yapar? Yoka sadece yapabildiği için mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder